12 Ocak 2016 Salı

Fakirlik sevdağya mağni olamadı

Evlendim arkadaşlar.

Neredeyse 4 ay oluyor. İstanbul'da havanın güzel olduğu son tarihi seçtik nikah için. Kimsenin üzerinde gocuk olmadığı için oldukça rahat bir nikah oldu :)

Evlilik nasıl gidiyor? diye soruyorlar arada. Vallahi normal. Evliliği değerlendirme kriterleri nedir bilmediğimden bana normal geliyor. Kocam falan var işte. Akşamları film falan izliyoruz. Yemek yiyoruz. Her şey normal gerçekten. Evlenince hayatı aşırı değişen insanlar da olabiliyor-muş. Bizimki pek öyle olmadı.

Bu bir moda blogu olduğuna göre hemen kocişkorellam ve benim giydiğim şeylere geleyim madem.

Arkadaşlar, bu nikahı en ucuza kapatan gelin olarak ben oldum! Peki nasıl oldu?

Benim gelinlik ve gelinlik fiyatları konusundaki aşırı mantıklı düşüncelerim (forekzempıl BİR GÜNLÜK BİR ŞEY İÇİN BU KADAR PARAVERİLİR Mİ? BEN BUNUNLA İŞEYEMEM Kİ vs.) sebebiyle nikaha 2 ay kala falan gelin olduğumu belli edecek ama gelinlik olmayan bir elbise arayışına girdim. Canım ev arkadaşım sağolsun, Mango'da şaaak diye buldu istediğimi. Gelinliğimi Mango indiriminden 69.90'a aldım <3

Ayakkabı? Başarısız bir internet alışverişi deneyiminden sonra evde nereden aldığımı bile hatırlamadığım pembeli morlu bantlı ayakkabımı giymeye karar verdim. Ayakkabı da almadım. Saçıma takmak için çiçekleri de Eminönü'de bulduk yine ev arkadaşımla. Krem rengi ve mor renkli yapma çiçekler, 3 tanesi 5 liraydı.


Nikahtan hemen sonra Beşiktaş Evlendirme Dairesi'nin karşısındaki Barış Parkı. Fotoğrafları da arkadaşımız çekti ohhhh fakirlik ooohhh para vermemek. Daha var fotoğraf da bulamadım şimdi. 



Tekne turundan. 

Sevgilimin kıyafetlerini de ayrı ayrı yerlerden aldık. Hatırlamıyorum ama tabii her türlü benden pahalıya geldi skjdhkjs 

Nikahtan sonra da düğün isteyen aile büyükleri kırılmasın diye düğünümsü bir şey yapalım dedik. Tekneyle 2 saatlik boğaz turuna çıktık nikaha gelenlerle. Kocaman tekneydi vallahi. Kimse de sıkılmadı. Herkes çok memnun ayrıldı. İstanbul'da evleneceklere tavsiye, allahın siktirettiği yerlerde iki ağaç var diye kır düğünü kakalamaya çalışanlara kanmayın, tekne turu yapın. Biz gelenlerin ne içeceğini tahmin ettiğimiz için alkollüleri kendimiz aldık tekneye götürdük, alkolsüz içecekler ve atıştırmalıklar kira bedelinin içindeydi. İstediğim müzikleri seçtim hem de. Herkes boğaz havası aldı ohh miss. 6-7 bin civarı bir şey tuttu toplamda hepsi. Yani bir İstanbul düğününün yaklaşık 6'da 1'i fiyatla herkesi memnun ettik!

Kayınvalide sabotajı neticesinde oynamak zorunda kaldım biraz ama çok azcık. Az hasarla atlattık.

Bir de arkadaşlar o saatlerce süren düğünlerde sabahtan akşama kadar nasıl ayakta duruyor gelinle damat. Bizim nikah 1'deydi. Tekne turu 5'te bitti. Eve geldiğimizde bokumuz çıkmıştı. Bir de o kabarık şeylerle sabahtan gece yarılarına kadar koşturuyorlar gelinler. Allah akıl fikir versin.

Aklıma gelmişken şunu da ekleyeyim, evlilik teklif edilen bir şey değil. Evlilik iki yetişkin insanın karşılıklı oturup konuşması ve karar vermesi gereken bir şey. Romantizm kisvesinin altında "şimdi sen benlen evleniyon mu evlenmiyon mu"ya getirilmemesi gerekiyor. Önce bir taraf teklif etsem mi diye düşünüyor, öteki taraf kabul etsem mi diye düşünüyor bilmem ne. Oturun ikiniz beraber düşünün işte. Hayattaki amaçlarınız ortaksa, gelecek planlarınız uyuşuyorsa evlenin. Bunların da konuşulması lazım. Gerçekçilik hayat kurtarır arkadaşlar. 

Aslında eğer imkanınız varsa gidin kot tişört evlenin. Biz öyle yapmak isterdik ama aileler bir yere kadar tamam dediler. Gelinlik giymediğim için hala bazı çevrelerce kınanıyorum. Şaşırıyorlar BİR KIZ NASIL İSTEMEZ diye. 

Bazı bir kızların ve bir erkeklerin istedikleri rahat etmek oluyor işte. Ama neticede hepsi mutlu olmak istiyor. Ben birinin ölmeden önceki son isteği olmadıkça gelinlik giymezdim. Kimisi piremseslik istiyor. O da öyle mutlu oluyor naapalım.

Bugün mutlu bir gün değil. Aslında bayadır mutluluktan uzak günler geçiriyoruz Türkiye'de. Ama işte hayat durmuyor. İyi mi kötü mü bilmiyorum.

Herkesin mutlu olmasını dilerim. 


16 Aralık 2014 Salı

2014 Seçmeceleri

Bütün siteler 2014 seçmeleri yaparken ben de boş durmayayım dedim. Ne yapsam diye baktım. Daha önce "iyi daşşak olur" diye kenara ayırdığım Fashion Week sokak stilleri fotoğrafları aklıma geldi.
Akademik kariyer yapmaya hazırlandığım şu günlerde fazlaca liberal batı akademisi etkisi altında olduğumdan bana yeterince tuhaf gelmiyor artık :/ İsteyen istediği gibi giyinsin falan filan.

Ben yine de en "bu ne lan"ları seçtim. KARAR OKUYUCUNUN...................

İŞTE 2014'TE KURAN YIRTANLAR!!!!

Bol pantolon bence de rahat bir şey. Ablaya bu hususta katılmakla birlikte altında değiştirilmesi gereken bir yetişkin bezi olup olmadığı konusunda şüphelerim var.


Arkadaşlar aklınızda bulunsun eğer bir gün defileye davet edilirseniz lütfen vücudunuzun bir kısmına masa örtüsü dolayın. Ece Sükan falan da yapıyor böyle. Çünkü TARZ OLMAK, DEYİŞİKLİK FALAN. Ben üstüne para verseler böyle yürüyen Fenerbahçe forması gibi gezmem. 




Süperkahraman olarak moda haftasına katılmış bir kız. Özel güçleri: Bakanın gözlerinden kan akıtmak, salam bacaklarla vejetaryen korkutmak.

Ya bunlar feşınvikte böyle sivilde nasıllar acaba? Fazla da şeyapmak istemiyorum, çocuğumda çıkmasın. Özellikle sağdakinin mefruşat parası ocak söndürür. Ne bulsa bi yerine giymeyi başarmış bravo. 


Tokyo Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ndeki hasta bakıcı zulmü yüzünden kaçan bu arkadaşların yüzlerinden belli mutsuz oldukları zaten. İnsan ne yaşar da kendini bu hale getirir :/

Bu beyfendi Endonezyalı. Endonezya'da moda haftası yapılıyormuş. Bu da ünlü bir bloggermış. Ya yiyecek ekmek bulamıyorlar ülke olarak perişanlar ama kırmışlar kendilerini moda diye. Ama farkettiyseniz ayakkabılar bizim SGK'dan emekli memur dede ayakkabısı. Blogger arkadaşın başarların devamını diler, götünü kesmemeleri için dua ederiz.



Bunlar da Madrid Moda Haftası defilelerinden bonuslar:


Dev, kırmızı, püsküllü ve yürüyen bir penis. 

Bunun ne olduğunu anlamadım gerçekten arkadaşlar. Yorumlarınızı bekliyorum.










14 Eylül 2014 Pazar

New York Feşınvik Salakları

New York'ta yine feşınvik varmış gönül dostlarım. Her hafta yapıyorlar gibi geliyor bana ama yılda iki kere oluyormuş.
Jimmy Kimmel şahane bir parodi yapmış. Hıyar var diye tuzla yetişen salaklara uydurma isimlerin defilelerini koleksiyonlarını falan soruyor. Bu gerzolar da "yaa evet evet muhteşemdi" falan diyorlar.
İşte feşın sektörünün büyük çoğunluğu böyle mallar yüzünden dünyanın parasını kazanıyor. Bu dallamalar benim yüksek lisans paramı çanta diye koluna takıyor.
Hem sinirlendim hem güldüm. Buyrun siz de izleyin. (İNGİLİZCE BİLMEYEN FAKİRLER BURADA ARAMIZDAN AYRILABİLİR)


11 Eylül 2014 Perşembe

Gülşen Bubikoğlu Kalp Ben

Merhaba. Farklı bir post yapayım dedim bu sefer.
Geçen gün ev arkadaşımla Alev Alev diye bir film izledik. Gülşen Bubikoğlu, Tarık Akan ve Ekrem Bora oynuyor filmde. Çok acıklı film, bu yüzden denk gelirseniz kanalı değiştirin arkadaşlar.
Filmi izlerken bir kez daha emin oldum ki Türk sinemasında en güzel giyinen kadın Gülşen Bubikoğlu. Favori oyuncum değil ama her filmde mikemmel konbirleri var. Bunları göstereyim dedim.
Ama Google'da yok doğru düzgün fotoğraf, birkaç tane var anca. Ben de Youtube'dan bulabildiklerimi almaya çalıştım. Tırnak makasıyla çekilmiş gibi görüntü için peşinen özür dilerim.




































26 Ağustos 2014 Salı

Moda Blogçuluğu

Merhabayın herkese.

Bu yazıyı yine saçma sapan tasarımların sergilendiği bir defileye ayıracaktım ama sonradan bir liste yapmaya karar verdim. Moda bloggerlarının siteleri derya deniz gerçekten. Allahın cinsleri. Ne çeşit ararsan var.

Moda bloggerlarından öğrendiklerimi özetliyorum aşağıda:

1) Ne kadar tuhaf görünürseniz o kadar iyi. Çünkü kafaya ütü falan takıp gezmenin "çok tarz sahibi olmak"la aynı anlama geldiği bir dünyada yaşıyoruz.


"Bu kadın niye böyle giyinmiş korkunç görünüyor?" "Ha o moda bloggerı" "OHA ABİ SÜPER TARZ SAHİBİ HATUN"

2) Bu insanlar şöyle görünmek için para alıyorlar:

Hangi birine laf edeyim bilemedim. En sağdakini zaten daha önce yazmıştım. Moda dahisi falan ilan edilmişti 12 yaşında. Geldiği noktayı görüyorsunuz. Soldan ikinci ülkemizde de bulunan ve maalesef fahişelik yapmak zorunda kalan Rus kızlara benziyor. Farkı, o kızlar mecburen öyle giyiniyor. En sağdaki patatesi zaten ne giyse kurtarmaz. 


3) Mutsuzluk, mutsuzluk, mutsuzluk...

"Her yerden hediyeler geliyor, en son ne zaman para verip bir şey aldım hatırlamıyorum. Sürekli davetlerdeyim, partilerdeyim ve başka hiçbir şey yapmıyorum. Param çok ve bu yüzden çok mutsuzum"

4) Marka olduğu için yarak gibi parçaları çok beğenmek:

"Altımdaki pantolon Marc Jacobs olduğu için çok güzel ok? Çünkü Marc Jacobs ve çok pahalı ok? Marc Jacobs değil annem dikseydi ayıp olmasın diye alır sonra bir evsize falan verirdim ama bu Marc Jacobs olduğu için aşırı güzel bir pantolon"





6 Ağustos 2014 Çarşamba

Fakir Girne'ye gitti

Merhaba sevgili fakirler.
Neredeyse 1 senedir yazmıyorum, biliyorum kimsenin sikinde değildi fakat 1 sene benden çok şey götürdü.
Mezun oldum, 1 ay geçti hemen işe başladım. Elime azcık (gerçekten azcık) para geçti diye fakirlikten çıktığım sanılmasın. Her bütçenin fakirliği başka oluyor arkadaşlar.
İş hayatı sucks. (İş hayatı yalar) Zor ve yıpratıcı. Falan filan işte.

Çalışınca tatil daha bir kıymetli oluyor. 1 gün de olsa o günü manyak gibi değerlendirmek istiyorsunuz, ama genelde sabah kalkıp kahvaltıyı ne yapsak faslıyla zaten öğleni buluyorsunuz. Sonra da sittiret yatayım evimde deyip tavan season 18 episode 23 izliyorsunuz.

Bayram tatili öyle olmadı.

Hayatımdaki tek ecnebi memleket deneyimi İpsala sınır kapısını 500 metre öteden görmek olan bendeniz için yurtdışına çıkma fırsatı gibi görüldüğünden 3-4 ay önce Barcelona hayalleri kurmaya başladım. Kurdum kurdum kurdum, boyfriendime söyledim, kurdum kurdum. Neticede OLMADI. Tabi ki olmayacak. Pasaporta para lazım, vizeye para lazım, uçak bileti, otel motel derken 3 günlük tatilin parası benim senelik maaşıma eşitlendi amk. Ben kim Ecnebistan kim.

Facebook'ta dünyayı gezen o iğrenç, nalet gelesice, evlerine ateşler salınasıca, birlikleri bozulasıca, duyguları sinelerinde kalasıca arkadaşlarım yüzünden bilek kesme noktasına gelmişken boyfriendimle "yurtdışı gibi ama değil gibi" olan memleket Kıbrıs'a gitmeye karar verdik ve gittik.

Kıbrıs'ın nasıl olduğunu ayrıca anlatırım. (Çok bişey yok zaten) Ama özet geçersem; aşırı sıcak.
Yani baya sıcak arkadaşlar, o beyinler eriyip burundan akmaya nasıl başlamıyor anlamıyorum. İki tarihi yer gezelim dedik (aktivite: çok eski taşlara bakmak) 10 dakika sonra "Kirim bana bişilir öliyir" diye kendimi en yakın gölgeye atıp tarlası yanmış köylü oturuşuna geçtim oracıkta. Ki aslında aralıksız 5 dakika yürüme sonucunda bu hale gelmeyen insan Terminatör'dür, Robocop'tur, alyendir.

Bunun modayla ne ilgisi var derseniz, yok tabii ki. Çünkü benim de modayla alakam yok zaten. Göstermelik bir fotoğraf bırakıyorum:



Efendim işte o sıcakta gezerken bunları giymiştim. Şortum ne zaman nereden aldığımı hatırlayamayacağım kadar eski. Terlikleri 3 sene önce Migros'tan almıştım. Çanta belli olmuyor fotoğrafta, sittiret. Gözlük Çukurcuma'da bir gözlükçü vardı hala var mı bilmiyorum, orada ucuz şeyler oluyordu. Zannedersem 2 sene önce 10 liraya almıştım. Tişört Beşiktaş'taki Sinanpaşa Pasajı'ndan 10 liraya. Bu tişörtü yeni almıştım. Yüksek belli şeylerimle giyeyim diye. Ama kendisi ilk yıkamasında çekerek toz bezi olma yolundaki kariyerine hızlı bir giriş yaptığından dolayı sadece belirli günler ve haftalar kıyafeti olmaya mahkum şu anda. Kafamdaki o şey de aksesorayz indiriminden. 

Yani arkadaşlar tatil biraz da bu değil mi: Şehirde giyemediğim ne varsa giyeyim!



11 Kasım 2013 Pazartesi

MODACIK

Baktım ben yazamıyorum uzun zamandır, dedim sayın Umut Cemgil, siz de en az benim kadar modadan anlamıyorsunuz ve fakirsiniz bir de üstüne erkeksiniz, buyrun siz yazın. Yazdı sağolsun boyfriendim. 
Yeterince havalı bir blog olsam konuk yazar derdim ama şu an diyebileceğim tek şey "Yazar mısın yea eki eki" kontenjenından yazarım Umut Cemgil'den moda üzerine bir yazı:


MODA… Çağımızın vebası. Her yıl birçok genç kızımızın pantolonlara sığmak uğruna bir taraflarını kırdığı, arkadaşlıkları bitiren, arkadaşlıkları başlatan, erkeklere ılık yaftasının yapıştırılabildiği, gıybet ve entrikalar dünyası. Kavram ve içerik olarak İtalya’da peydah olduğu tahmin ediliyor. İtalyanlar’ın roma rakamı, Mussolini ve Mario Balotelli’den sonra insanlığın başına açtığı en büyük bela. Belki Balotelli’den önce gelebilir.
Peki, bu İtalyanların götü ne oldu da kaşındı? Bu belayı başımıza neden sardılar? Şehirler fethedip birbirlerinin karılarını değiştirmeler, “olmaz Julius ben senden daha gavatım” demeler falan ne ara popülaritesini yitirdi de entarileri çıkartıp bikiniler giymeye, piercingler yaptırmaya, sürekli rock müzik dinleyip anaya babaya saygısızlığa başladılar?

Konuyla ilgili tarihçilerin çok fazla bir çalışması yok. Yani ilk hangi gavatın çıkıp “Hey Augustus, bu donu ben diktim, sence karımın götünde güzel durmuş mu?” dediğini bilmiyorlar. Ancak benim bireysel olarak yaptığım çalışmalarda, bununla ilgili çok enteresan bir toplulukla karşılaştım: Vizigotlar.

Tarihteki ilk modacının mezar taşı. “Sadece entarilerden üzümlerden kurtulun istedim şerefsizler.”

Vizigotlar, kanka kavimleri Ostrogotlar ile birlikte (yakınlıklarını anlamanız için Moldova-Romanya kankalığını örnek gösterebilirim) sürekli elektrik kesintileri, ilkel toplu taşıma koşulları (Metrobüs, Ikarus vb) gibi sıkıntılardan artık bunalmış ve meşhur Roma İmparatorluğu’na doğru şöyle bir uzanmak istemişlerdir.

Bir metrobüs (M.S. 365). Bazen yakıtla, bazen insan gücüyle hareket ettirilebilen, tekerlek isimli aparat ve sürücü isimli ehlileştirilmemiş canlılar tarafından yönlendirilen taşıma aletidir.

Vizigotlar, yön bilgileri zayıf olduğu için sürekli deniz kıyılarından seyahat etmişler ve bu seyahatleri süresince önlerine gelen her şeyi yakıp yıkmışlardır. Bu seyahatlerin kaçınılmaz sonucu olarak yeni kültürlerle kaynaşarak var olan kültürlerini adeta çöplüğe çevirmişler, Asya, Doğu, Orta ve Batı Avrupa falan Allah ne verdiyse karışıma uğramışlar, en nihayetinde ise bölünerek çok daha geniş alanlara yayılmışlar. Bu kültür farklılıkları yıllar içerisinde giyim kuşam alışkanlıklarına da etki etmiş, savaşlardan ve kraliyet binasının mozaiklerine kimin resminin yapılacağı tartışmalarından fırsat buldukça götlerini başlarını birbirlerinden daha farklı örtmenin gayretine düşmüşlerdir.

Navigasyon bilgileri sıfır olan Vizigotların bugünkü İspanya topraklarına ulaşma serüveni. Hiçbir topluluk bu kadar gerizekalı olamaz galiba.

Tahminen MS 400 yılları sırasında Roma topraklarına ulaşan Vizigotlar, burada kafaya takılan zeytin dallarını, beyaz entarileri görünce “entari giyilen ortamda delikanlılığın esamesi okunmaz” diye dellenerek Roma’yı bir güzel dağıtmış, günlük hayat ve eğitim alanında büyük bir kılık kıyafet reformuna gitmişlerdir. Bu reformlara göre Vizigotlar Roma halkından, beden eğitimi derslerinde aşortman denilen altlı üstlü bir kıyafet, günlük hayatta ise çeşitli desenlerle süslenmiş daha insancıl kıyafetler giymeleri istenmişti. Sonrasında bu reformların halk tarafından daha çabuk kabul görmesi açısından kıyafet yarışmaları düzenlenmeye başlanmış, yarışmalar neticesinde birinciye mermer, ikinciye bakır kablo, üçüncüye de taze zeytin dalı verilmesi kararlaştırılmış.
Süreç bu minvalde ilerlerken, birincilik ödülü olan mermer herkesin hayallerini süslediğinden, insanlar artık giydiği, yaptığı kıyafetler için fikir alış verişlerinde bulunmaya başlıyorlardı.

Bilinen ilk AŞORTMAN takımı. General Stilicho tarafından ilk dersin beden eğitimi olduğu günlerde ceketin üstüne giyilirdi.

Tarihin de getirdiği bu alışkanlık artık Romalıların gavat bir medeniyet olmalarına kadar gitmişti. Vizigotlar ise artık absürd bir gelenek halini alan bu uygulamadan sıkılarak “siktiret biraz da şu tarafa yürüyelim” deyip İspanya’nın yolunu tutmuşlar, ancak zilyon kültür karmaşası neticesinde çingenelere dönüşerek her biri ayrı yerlere göç ederek, topluluk olarak tarih sahnesindeki yerlerini terk etmişlerdir.
Bu aşamadan sonra moda, zengin Romalıların zengin Romalılara hava atma aracı olmuş ve gelenek bugüne kadar devam etmiştir.

GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ’NDE MODA
Aslında zenginliği falan eleştirecek değilim. Çünkü zenginlik eleştirilerek değil, harcayarak biter. Bunu da yapacak olan bizler değil, yine zenginler. Sonuç itibariyle -iyi veya kötü- moda dünyasındaki zenginlerden bahsetmeye hiç gerek yok. Dizimi kırıp senden benden bahsetmeye çalışacağım.
Zenginlik göstergesi olarak bilinen her şeyde olduğu gibi, kıyafetler de fakir insanların elinde değer kazanarak zenginlerin beğenisine sunulur. En güzel görünen fakir işi hangisi ise ona çok para verilir ve verilen bu para, temsilen 10 bin TL, ilginç bir ticaret döngüsüyle dönüp dolaşarak fakir işçinin eline 600 TL olarak geçer.

Ütücü Mustafa, ayda kazandığı 600 TL ile makinacı Aysel’e çıkma teklifi yapmanın planlarındayken. Ütülediği pantolonun hangi ikoncanın götünde olacağı zerre umurunda değil. O, makinacı Aysel’in götünü düşünüyor. O sırada muhtemelen radyoda Kral FM açık. Ancak Aysel’in Mustafa’da hiç gönlü yok. Atölyede çıkan dedikodulara göre Aysel, ustabaşı Mehmet ile işi pişirme aşamasında. Üstelik kalite kontrolcü Ali ile ilişkileri yeni bitmişken!

Her ne kadar işin tam göbeğinde olsalar da, giyim işçileri için moda ve kıyafet son birkaç yıla kadar önemli bir mesele değildi. Ne zaman ki arabesk rap türedi, ne zaman ki kirli kotlar ortaya çıktı, işte biz o zaman tükendik. Yine de bahsettiğim son birkaç yılı saymazsak, giyim atölyeleri küçük insanların küçük entrika yuvaları oldu. Bir bakıma, zengin insanların büyük dünyası, bir minyatür olarak canlandırıldı.

Fazla dedikodu yapmamaları için ağızları kapatılmış bir grup tekstil işçisini görüyorsunuz.

Moda, Türkiye’de sadece bir avuç insanın elinde ve kıyafetler bu insanların arasında dönüp dolaşıyor. Ve mümkünse, bir kıyafet bir defadan fazla giyilmiyor ve döngüsel olarak şekil değiştirip başka bir zenginin dolabına giriyor. Yani tahminen Türkiye’de sadece 50 tane lüks kıyafet var ve bu döngü sayesinde tasarımları değişirken sayıları hiçbir zaman değişmiyor. Modaya göre kıyafetin güzel olması değil, giyilen organın güzel görünüp görünmemesinde saklı. Eda Taşpınar’ın giydiği bir kıyafetin Kırşehirli makinacı Aysel’in giymesi, o kıyafetin değerini 50 bin TL’den 10 TL’ye düşürür ve işe bakın ki o kıyafeti yapan kişi yine de kâr eder!

Bir adet göt ve dikkatli bakıldığında hemen götün üstünde Eda Taşpınar’ın yüzünü seçebiliyoruz.

Yukarıdaki kıyafetlerin tasarımcılarını, defilelerinden hemen sonra tımarhaneye yatırmışlar.

Burada bitirmek istiyorum. Konuyu toparlamaya gelecek olursak, moda hakkındaki yazdığım tüm bu şeyleri bir saat içerisinde düşündüm.  Hayatım boyunca dışarı çıkıp kıyafet baktığım tek insan bu blogun sahibi olan manitam oldu. Ve bu kıyafet bakma tecrübelerimden sonra moda ve giyim kuşam hakkında söyleyebileceğim tek şey “Güzel olmuş ya. İyi yani. Rengi de hoş.”
Moda hakkında aslında hiçbir şey bilmeyen, birkaç sene öncesine kadar tek fikri “daha götünde don yok” olan bir insanın moda hakkındaki görüşlerini okudunuz. Bittiyse bir yüzünüzü yıkayın.